Gürültüde Umutlanmak

Ece Temelkuran

Umutlanmak ne korkunç şey. Hemencecik korkunç hem de. Zıddını en hızlı çağıran sözcük umut. Siyahın beyazı, aydınlığın karanlığı, neşenin kederi çağırdığından da hızlı.

 

Umutlanıverince yemeyip içmeyip koşturup gelen o sözcük fakat, umutsuzluk değil esasen. Gelip umut ile kendine kurduğun küçücük çiçekli sofranıza çöken hayal kırıklığı korkusu aslında. Umutsuzluk değil, o başka şey. Hevesini kıran, hayata iştahını kesen yüzsüz misafirin adı hayal kırıklığı korkusu aslında.

 

Yine mi enayi yerine koyacak seni hayat? Yine mi kızacaksın kendine umutlandım diye? Yine mi öfkeleneceksin bir türlü taş kesilemedin gitti diye? Umut adlı o yakışıklı filinta seni yine mi aldattı? Ah nasıl da tavlandın yine toy gönüllü! Ha?

 

Yapma onu, yapma. Hayat hep yeniden aldanmak meselesi. Aldanmayıp ne yapacaksın? Böyle duracak mısın mıh gibi? Kalbin mühürlü mü kalacaksın? Gelip geçecek umut hiç mi yüz vermeyeceksin? Böyle daha mı iyi? Sanıyor musun ki o zaman harika bir insan olacaksın?

 

Kalbin bir risk ekonomisi var. Sürekli güvenmemek insanlara mesela, hep güvenip bir kaç kez aldatılmaktan daha pahalı. Her seferinde umutlanmak, hiç umutlanmamaya yemin edip kararmaktan daha ucuz ve daha mantıklı. Kalbin kendince bir risk anlayışı var, yorma kendini, değişmez.

 

Bugünlerde umutluyuz biraz. Birazcık. Korka korka elbette. Parmak uçlarımızda yürüyoruz aman duymasın diye hayal kırıklığı, koşturup gelmesin hemen diye. “Ay hadi inşallah” diyoruz sanki şakasına gibi. Şakalaşırsak tam da umutlanmış sayılmayız, sayılmayınca da umutsuzluğun, hayal kırıklığının adını da anmış olmayız diye. Gizli gizliyiz yani.

 

Eskiden Anadolu’da art arda ölürse bir kadının yeni doğmuş erkek bebekleri yeni doğan erkek bebeğin kulağını delerlermiş. Şeytan gelirse kız sanıp gitsin diye. Umudumuzun kulağını deliyoruz biz de, saklamak için kötülükten. Yüzüne karalar sürüyoruz “Al Yazmalım” filmindeki Türkan Şoray’a çirkin görünsün diye annesinin yaptığı gibi. Hatta bazen kolunu büküyoruz, bacağını tekmeliyoruz, sakat kalana kadar dövüyoruz ki umuda benzemesin diye. Sonunda umutlanmanın keyfi kaçıyor zaten, büsbütün hayal kırıklığı korkusu çöküyor üzerimize.

 

Keyfini çıkarın umudun, umut orada olduğu sürece. Çünkü umutla daha çok yürür insan, daha çok yol alır ve kim bilir belki, sadece umutlu olduğumuz için başarırız bu kez. Umuda zaman ayırdığımız için kendi bacağımıza sıkmadan yürümeyi beceririz bu sefer belki, kim bilir. Bunu da hesap etmek lazım.

 

Çok demişliğim vardır “Umut yoksa inat var” diye. Ama umutsuz da olmuyor. Hep korka korka yürünmüyor. Belki hiç korkmazsak varabiliriz gideceğimiz yere. Belki hiç zaman bırakmazsak hayal kırıklığına meydanı kendi hızımıza varabiliriz, hiç kırmazsak umudun hevesini.

 

Gülüyorlar insanlar çok uzun zamandır ilk defa. Gülerken “Dur bakalım” diyorlar, “Ağlatmasın sonra da.” Ağlamanın adını anınca zaten bükülüyor ağız, gölgeleniyor bakış. Ancak gülerek görebileceğimiz şeyleri de görmez oluyoruz. İnat mı etmek lazım acaba umutlu olmakta? İnadı böyle mi sokmak lazım acaba devreye?

 

Umutlanmak ne korkunç şey, korkuyorum ben de. “Ama dur bakalım belki bu sefer” diye diye… Dur bakalım bu sefer…

 

Bir çocuk gibi düşünmeli umudu. Kırmaya, çirkinleştirmeye, sakatlamaya hakkımızın olmadığı bir çocuk. Bir çocuk gibi şefkat göstermeli ona ki büyüyebileceği kadar büyüsün, vaktinden önce bitkin düşmesin diye. Biz onun eviyiz, evsiz bırakmamak lazım bu çocuğu. Biz bakamayacaksak, biz saramayacaksak kimlere bırakırız umudu, belki böyle düşünmeli. Belki o zaman anlarız ne mucizevi şey umut. Ne kadar dövülse de yine de seni affedebilen bir çocuk gibi.

ece temelkuran